Kurtlar ve Tilkiler - Uroboros

Sezon 1 - Bölüm 1: Pilot

Diğer dünyaya atılan ilk adım...

Delta Airlines 216 nolu seferini yapmaktaydı. New York’dan kalkan uçak farklı yolculuklar yapan, farklı amaçlara ve inanışlara sahip onlarca yolcuyla doluydu. Tek istedikleri Brezilyaya bir an önce gitmekti.

Nathan River adlı sarışın, gözü pek görünümlü adam, bir miktar orman ve toprak kokuyordu. Koku rahatsız edici değildi. Sadece şehrin insanın üzerine yapışan azot kokusundan ayrışıyordu. 11 Eylül saldırısından beri uçaklardan uzak kalmış Nathan için yolculuk rahat sayılmazdı. Tek derdi aradığı cevapları bulabileceği yere, yani Brezilyaya gitmekti. Ailesi ve başına gelenlerle ilgili cevaplayamadığı onlarca soruya kafa yormak, sakin kalmasını sağlayan tek şeydi. Önündeki içeceğinden bir saattir 1 yudum bile almamıştı. Bardağa öylece bakıyordu. Bardaktaki titreşim ve o ufak dalgalanmaya dalmıştı. Şu ana kadar sahip olduğu her ailenin nasıl da dağıldığını anlatır gibiydi. Ardında bakmaları için annesi ve babasına bıraktığı ufak oğlunu düşünemeden edemedi. Bardaktaki artan titreşim zihnine oynanan çirkin bir oyun gibi geliyordu şimdi. Bardak bir anda şiddetle devrildiğinde zihnindeki tatsız oyundan sıyrıldı. Daha tatsız bir durumda olduğunu fark etmesi epey geç olmuştu.

Hakan Karesioğlu şu ana kadar yaptığı bütün uçak yolculukları içerisinde ilk defa bu kadar eğleniyordu. Hemen yanında oturan adam, uçaklarda yaşanabilecek terörist saldırısını ihtimalini ucuz bir b-sınıfı filmi senaristinden daha çok ciddiye alıyordu. Ortadoğululardan nefret eden, beyni tam anlamıyla yıkanmış pırıl pırıl, gerçek bir Amerika vatandaşıydı. Hakan, gerçek bir orta asya türküydü. Hani şu dünyada aramaya kalksak kara gül çiçeğinden daha az bulabileceğiniz türden. İslami bir çok ıvır zıvıra karnı toktu. Yine de bu adamla eğlenmek en azından Brezilyaya inesiye kadar, yapılabilecek en güzel şeydi. Hakan ezberindeki duaları hafif duyulabilecek şekilde okudukça, şişman adam boncuk boncuk terliyordu. Amuderya yöresi halkından, tatar dostları onu böyle görseler ne tepki verirlerdi acaba diye geçirdi aklından. Bu fikir onu gülümsetmişti. Biraz dinlenmek ve araştırmalarına zinde başlayabilmek için bir miktar gözlerini kapayarak dinlenmek istediğini fark etti. Fakat derin huzuru hafif bir ürpermeyle birlikte bozuldu. Ne olduğunu anlamaya çalışmaya fırsat bulamadan uçak hızlı bir şekilde sarsılmaya başladı.

Jared Maul öfkeliydi. Sadece öfkeli değildi. Tedirgindi de. Üst seviyede askeri suçlar işlemiş eski bir askerin büyük ihtimalle hayatında yapacağı son yolculuğunda ona eşlik ediyordu. Onu kızdıran Ricky Gail denen şerefsizin herhangi bir asker değil, bütün güvenini emanet ettiği birliğin yüzbaşısı olmasıydı. Kim bilebilirdi ki herifin içten Irak yanlısı olup kendi ülkesi için savaşan onlarca askeri tehlikeye atacak akıl almaz hamleler yapacağını. Ricky’nin suratına tükürmek istiyordu. Hayır, onu tükürüğe bokmak istiyordu. Sert topraklarda kafasını taşlara çarparak sürüklemek istiyordu. Ama yapamazdı. Bu emirlere karşı gelmek olurdu. Üstelik başka bir refakatçi asker daha vardı ve beyinsiz herif her şeye rağmen orospu çocuğuna “efendim” demeye devam ediyordu. Jared’e kalsa sütü bozuk şu herifin karısını son yolculuğuna uğurlamasına izin bile vermezdi. Askeri bir tutuklunun bu kadar lükse sahip olması canını sıkıyordu. Jared öfkesini kafasının içinde bağırarak savurduğu küfürlerle dindirmeye o kadar odaklanmıştı ki uçağın arka kısmından gelen minik tıngırtıyı duymadı. Duysa bile umursamazdı. Nasıl olsa her şekilde ölecekti.

Cliff Lishman sadece tatil yapmak istiyordu. Eski eşlerden, beyinsiz çocuklardan ve kafa ütüleyen eleştirmenlerden bir miktar uzak kalmaktı tek isteği. Sonra uçak patladı. Tam olarak anladığı şey buydu. Korkmaktan küfredemediği o an kendinden nefret etmişti. Tüm bu düşünce zihninde sadece bir saniyede oluştu ve gitti. Sonrası istemsizce içine düştüğü karanlıktı.


Güneş en itici haliyle canlı olup olmadığından emin olmadığı bir grup bedeni kavuruyordu. Altın sarısı kumların her bir tanesinin yakıcı sıcaklıkta olduğu bir sahilden böyle güzel bir güne yakışmayacak derecede karanlık bir duman yükseliyordu. Kaç parçaya ayrıldığı belli olmayan uçağın bir kısmı tam anlamıyla karaya oturmuştu. Dalgalar bazı cesetleri yalayarak geçiyor, suyun o bölgesini kan kırmızısına boyuyordu. Yerle yeksan olmuş bedenlerden dört tanesi ölü olmadıkalrını anladılar. Canları çok yanıyordu evet. Ama kesinlikle ölü değildiler. Gözlerini açıp tek hayatta kalanın kendilerini olmadığını görmek tutunabilecekleri tek umut dalıydı. Öyle de oldu.

Avcılık yapan, kültür yoksunu Amerikalı bir taşralı; John Cusack’a aşırı derece benzeyen bir İngiliz; Asyalı olup olmadığı belli olmayan hafif çekik gözlü bir genç ve gerçek anlamda bir kas yığını. Birbirlerini fark edip tanışmaları uzun sürmedi. Ortada bir aksan sıkıntısı olduğu gerçeği olmasına rağmen bu, o anki problemlerinin en küçüğüydü.

Enkaz, hayatta kalmışlara pek şans tanımayacak kadar umutsuzdu. Herkes bir an önce nerede olduklarını öğrenmek, düzgün bir yemek yemek ve mümkünse buradan nasıl kurtulabileceğini bulmak istiyordu. Beklenen umut uzaklarda denizin üzerindeki beyaz bir nokta olarak suratlarına çarptı. Yaklaşık 2 kilometre ötedeki tekneyi görmeleriyle birlikte yola koyulmak için vakit bile harcamadılar.

5 dakika sonra yaşadıkları şaşkınlığın seviyesi hepsinin kafalarının için diğer bütün soruları ve bedensel acıyı örtecek seviyedeydi. Ada bir yaşam alanıydı. Hayır ufak tatil köyü ya da kasabası değil, lanet olası ada devasa bir şehirdi ve büyük ihtimalle dünyanın en umarsız halkını barındırmaktaydı. Yaralarının tedavisi ve tanıdıklara açılan telefonların verdiği rahatlık bile aklındaki şüpheleri ve garip durumu örtmeye yetmiyordu. Ada halkı garipti. Gerçekten garip. Hayır garip anlamında garip değil. Hepsi inanılmaz züppe tavırlı olmalarına rağmen gayet normal hayatlarını yaşayan normal insanlardı. Fakat kaza ilginç bir şekilde kimsenin umurunda değildi. Geçiştirilen sözler ve alelade bir şekilde yapılacağı söylenen yardım çağrıları ekibimizi tatmin etmemişti.

Sonraki 2 gün daha da ilginç geçti. Bermuda adasında olduklarını öğrenen dörtlü adadan beraberce gitmenin hem fikir olduğuna karar verdiler. Fakat bu kararı uygulamaya dökmenin onlara bu kadar zorluk çıkaracağını tahmin etmemişlerdi. Bir şekilde adaya ulaşım bütün yollardan kapalıydı ve ulaşımdan sorumlu tüm insanların gevelediği saçmalıklar can sıkıcıydı. Uçakla ya da deniz yoluyla herhangi bir ulaşımın şu aşamada mümkün olmadığını anlayan ekip, yapılan yardım çağrısına güvenmekten başka çaresi olmadığını anladı. Hem halkın bu garip durumunu araştırıp değerlendirmek hem de bir miktar alışveriş yapmak için şehre inmek akıllarına gelen tek şeydi.

Günün en anlamsız olaylarından biri düşen uçağın pilotunu gayet normal bir şekilde sahilde ailesine dondurma taşırken görmeleriydi sanırım. Pilot herhangi bir kazadan haberi olmadığını, yıllardır burada ailesi ile yaşadığını zırvalamaktaydı. Sinir küpüne dönen ekip o noktada kime sorsalar hiç kimsenin kaza ile ilgili en ufak bir fikri olmadığını anladılar. Hatta bir gün önce konuştukları insanların bile. İçten gelen öfkeyi tetikleyen şey adadan gidememeleri değil, adanın gitmelerini resmen istememesiydi. Yıpranan sinirler bir noktada patlak verdi.

Adanın önde gelen zenginlerinden biri Lichman’ı tanımıştı. Kitaplarının koyu bir takipçisi olduğunu iddia eden bu adam dostlarıyla birlikte Lichman’ı malikanesinde bol alkollü güzel bir mangal partisine davet etti. Kimsenin bilmediği şey bu davet herkesin sinir bağlarını koparacağı olay olacaktı. Kodaman, devasa bir bahçesi ve enfes bir havuzu olan görkemli bir malikanede yaşamaktaydı. En büyük tutkusu golf olan adamda bir gariplik olduğu aşikardı. Fakat artık bunlara kafa yormaktan sıkılmış olan ekip kendini bir miktar boş vermişliğin içine çekmişti. Hava güzeldi, alkol güzeldi ve az sonra güzel bir ziyafet çekeceklerdi.

İlk olarak Ricky farketti! Golf topları mükemmel bir şekilde güneşi yansıtarak parlayan gözlerdi. Büyük ihtimalle insan gözleriydi. Dehşete kapılarak o sırada golf ve içkinin tadını çıkaran Hakan ve Cliff’i uyarmaya çalıştı fakat çabaları nafileydi. Kimse onu umursamıyor yuvalarından ustalıkla çıkarılmış insan gözlerini öperek topun onlara şans getirmesini diliyordu. Mangalda pişen etin insan eti olma ihtimali düşüncesiyle birlikte kafayı yemek üzere olan Ricky’nin akıl sağlığına son darbeyi bornozuyla yeni duştan çıkmış evin hanımı vurdu. Kan banyosu! Ricky silahını kime doğrultacağından emin olmayarak belinden çıkardı. Bu noktada yalnız olmadığını ve Nathan’ın ona destek verdiğini fark etti. Öfkesini içinde kalmış bir miktar mantık zerreciğiyle dindirmeye çalışıyordu. Her şey tam anlamıyla açıklığa kavuşmadan kimseye zarar vermek istemiyordu. Gergin süren dakikaları bitiren nokta köşkün uşağının adanın güvenlik görevlileriyle birlikte olayın tam ortasına teşrif etmesiydi.

Güvenlikleri ilginç bir şekilde kolaylıkla ikna eden Nathan ve Ricky diğer ikiliyle buluştular. Birbirlerine akıllarını zorlayan bütün komplo teorilerini ardı ardına sıralıyorlardı. Bir şey hemfikirdiler: Ada onların ne zarar görmesini ne de zarar vermelerini istemiyordu. Burası her türlü zenginlik ve dolgun memeli çıtır fırsatlarla dolu bir açık hava hapishanesi gibiydi. Sadece Cliff bütün bu olanların anlamsız bir saçmalık olduğunu düşünerek gülüp geçiyordu. Yaşadıkları yazdığı hikayelerin ucuz kopyalarını yapmaya çalışan İngiliz fanzin gençliğinin kurguları kadar berbattı. Uçağa tekrar bir göz atma fikrinin getirdikleri ise bu sefer Lishman’ın bile kanını dondurmaya yetmişti. Ne uçak, ne cesetler. Ortada hiç bir şey yoktu! Burada her ne dönüyorsa bundan uzak kalmak isteyeceklerine artık tam anlamıyla emindiler.

Aralarında uçak kullanabilecek eski bir askerin olması basit ama işe yarayabilecek bir planı harekete geçirme nedenleri oldu. Bermuda havaalanına gidip hangarlarda bekleyen bir uçağı kaçıracaklardı. Her ne kadar bir tanesi bir miktar bıçkın ve bir miktar vurduğunu oturtan biri de olsa havaalanı görevlerini alt etmek bu dört yetenekli adam için çok da zor olmadı. Uçağa rahatlıkla ulaşıp çalıştırmayı başaran ekibin özgürlüklerinin önündeki tek engel olarak hangar kapısı kalmıştı. Bilmedikleri şey günlerdir onları izleyen halkın ağır makineli silahlarla onları hangar kapısının diğer tarafında beklediğiydi.

Elleri ve gözleri sağlam bir şekilde bağlanan ekip bir ritüel için hazırlandıklarını biliyorlardı. Bunu kaçış planlarından önce yoldan geçen iki kızın konuşmasına kulak kabartarak duymuşlardı. Şehrin beton yapısından, kuş sesleriyle donatılmış, çimen kokusunun net bir şekilde duyulduğu yumuşak zeminde yürümeye başladılar. Ormanlık bir bölgede olduklarını anlamaları geç olmadı. Arada duyulan ufak fısıltıların bile kar etmediği sessiz geçen saatlerden sonra Bermuda halkı dörtlünün gözlerini açmaya karar verdiler. Gözlerinin açılmasına rağmen karanlıkta kalan ekip kısa bir süre ömür boyu körlüğe mahkum olduğunu sandı. Havanın kararıp güneşin batmış olduğu gerçeği ise sadece ufak bir rahatlama sağladı. Fakat bu çok kısa sürdü.

Baş ağrısı! Mide bulantısı! Öksürük krizi! Hepsi bir anda en şiddetli haliyle vurdu. Hissettikleri tek şey etraflarında hissiz bir şekilde hep bir ağızdan “Belphegor” adını çığıran Bermuda halkıydı. Distopya hikayelerindeki beyinleri yıkanmış insanlar gibiydiler. Ya da zombi. Dörtlü neyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu sadece. Gerçekten neredeyiz? Niye buradayız? Neler oluyor? Bize ne olacak? Sonra birden tüm ağrılar sanki bütün acıları dindiren bir iksir içmişçesine gitti. Cevapları verecek adam gelmişti: Bermuda’nın yeni efendisi Belphegor!

Cehennemin bir prensinin karşısında bırak ayakta durmayı, suratına bakacak direnci kendilerinde göremiyorlardı. Bir cesaretle gözünü kaçırabilen ise karanlık içinde, kırmızı gözleri parlayan bir silüetten başkasını göremiyordu zaten. Belphegor gururlu bir şeytandı. İnsanların onun karşısında bir hamamböceğinden farksız olduğunu laflarıyla değil varlığıyla hissettiriyordu. Her klişe kötü adamın yaptığı gibi kurbanlarına, önce bütün planlarından bahsetti. Buradaki tek fark prensin kurbanlarını öldürememesiydi.

Belphegor bir noktada cehennemdeki sıfatlarını terk etmeyi seçerek dünyaya inmeyi tercih etmişti. Yedi büyük günahtan tembelliği temsil eden şeytan, aynı anda gösterişin de sembolüydü. Fabrikatör, aktör, şirket yöneticisi gibi para babalarını Bermuda’ya çekmek onun için zor olmamıştı. Zihinleriyle oynayarak ada halkının bütün servetini tembelliğe dökmesini sağlamıştı. Kendi krallığında onun için yaşayan, ona tapan ve bunun farkında bile olmayan halkıyla mutlu mesut yaşıyordu. Bu mutluluğu tek bir şey bozabilirdi. Adaya uğrayıp bazı gariplikleri fark edebilecek bir ÖTEKİ. Şimdi ise karşısında dört tanesi vardı. Onlara dokunamaması, onlara hiç bir şey yapamayacak olması sinirlerini alt üst ediyordu.

Uzun bir konuşmanın ardından Belpgehor yapabileceği en uygun şeyi yapmak zorunda kaldığını farketti: Bir anlaşma! Bu adadan ve onun bu adadaki varlığından kimseye bahsetmeyecekleri onayını alarak onları bilinmezlik teknesiyle bu adadan gönderebilirdi. Adanın bir sakini olup beyninin yıkanmasını tercih etmeyen ekibin bu plana uymaktan başka çaresi yoktu. Belphegor ve ada sakinleri eşyalarıyla birlikte onları bir tekneye yerleştirdiler. Nereye doğru yolculuk yaptığı bilinmeyen tekneye binen dörtlünün aklında milyonlarca soruyu çağrıştıran iki kelime vardı: ÖTEKİ ve GÖKZEM…

Comments

Wuroldar

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.